İzleyiciler

5 Şubat 2017 Pazar

                                             PARMAK KIZ

  Bir zamanlar, çocuklara çok düşkün bir kadın varmış. Çocukları bu kadar çok sevdiği halde, bir türlü çocuğu olmuyormuş. Bir gün ihtiyar bir büyücüye gidip, ona bir çocuk sahibi olup olamayacağını sormuş.

Büyücü; ‘Buna üzülme, çaresi var. Al sana bir arpa tanesi. Bu arpayı, ne köylü tarlasına eker, ne de tavuklar yer. Verdiğim arpayı evinde bir saksıya ek, sonra da bekle, ne olacağını görürsün.’ demiş.

Parmak KızKadın teşekkür ederek, büyücünün bu iyiliği karşısında, ona biraz para vermiş. Sonra, doğruca evine giderek, arpa tanesini saksıya ekmiş. Sabırla saksının başında beklemeye başlamış. Çok geçmeden saksıda, laleye benzeyen, iri bir çiçek açmış. Lalenin taç yaprakları, sanki olgunlaşmamış gibi sımsıkı kapalı duruyormuş.

Saksıdaki bu çiçeği, hayran hayran seyreden kadın, dayanamayıp öpüp koklamaya başlamış. O an içinden, ne güzel çiçek diye düşünmüş. Kadın böyle düşünür düşünmez, aniden çiçeğin yaprakları açılıvermiş. Bu, kadının hayatında gördüğü en güzel ve büyük laleymiş. Lalenin çanağının bir köşesine büzülüp oturmuş parmak boyunda bir çocuk varmış. Çocuğu görür görmez, kadın hemen adını “Parmak Kız” koymuş. Kadın, parmak kızın beşiğini cilalı ceviz kabuğundan, yatağını menekşe yaprağından, yorganını da gül yaprağından yapmış.

Parmak kız, yeni hayatına kolayca alışmış. Geceleri kendisi için yapılan yatakta uyur, gündüzleri masanın üstünde oynarmış. Kadın masanın üzerine içi su dolu, etrafında çiçek süsleri olan tabağını koyarmış. Parmak kız da suya bir lale yaprağı atarak üstüne oturur, iki beyaz at kılını, kürek gibi kullanıp tabağın bir başından bir başına geçermiş. Onun bu hali, göze o kadar hoş görünürmüş ki, seyrine doyum olmazmış. Üstelik parmak kız o kadar içten, o kadar güzel şarkı söylermiş ki, böylesi bugüne kadar ne duyulmuş, ne de işitilmiş…

Bir gece, parmak kız beşiğinde mışıl mışıl uyurken, pencerenin kırığından içeriye çirkin bir kurbağa girmiş. Bu patlak gözlü çirkin hayvan, küçük kızın uyuduğu masaya sıçramış. Küçük kızın yorganın altında mışıl mışıl uyuduğunu görünce;

— Ne kadar güzel bir kız, oğluma çok güzel bir eş olur, diyerek, parmak kızın uyuduğu ceviz kabuğundan beşiği kaptığı gibi, girdiği yerden bahçeye çıkmış.

Evin yakınında, bataklık bir arsanın yanında geniş bir dere akmaktaymış. Çirkin kurbağa ile oğlunun evleri, bu bataklıktaymış. Çirkin kurbağanın oğlu da kendisi gibi pis ve çirkinmiş. Babasının getirdiği ceviz kabuğundaki küçük güzel kızı görünce; “Viraaaak… Viraaaak….” diye bir çığlık atmış.

Baba kurbağa;

— Çok yüksek sesle konuşuyorsun, şimdi uyandıracaksın. Kuğu tüyü gibi hafif, uyanırsa korkudan uçup gidiverir sonra, demiş.

Baba ile oğul kurbağa, parmak kıza kalacak bir yer yapmaya karar vermişler. Bu arada baba kurbağanın aklına çok güzel bir fikir gelmiş; ‘Derede yetişen nilüfer yapraklarından birisinin içine oturtalım. Orada bir adadaymış gibi olur ve kaçamaz. Biz de bu arada, bataklığın dibindeki büyük odayı güzelce derler, toplarız. Sizin yatak odanız olur.’ demiş

Derenin ortasında gerçekten de, suyun üstünde açılmış nilüferler ile yeşil yassı yaprakların yüzdüğü görülmekteymiş. Uzaklarda çok iri bir yaprak varmış. Baba kurbağa, parmak kızı alarak o yaprağa doğru gitmiş. Parmak kızı, ceviz kabuğundan beşiği ile birlikte oraya bırakmış.

Sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte parmak kız da uyanmış. Önce nerede olduğunu anlayamamış. Zavallı parmak kız bir an sonra nerede, nasıl bir yerde olduğunu görmüş. Üstünde durduğu koca yaprağın etrafının su ile çevrili olduğunu anlayıp, yere inemeyeceğini düşününce ağlamaya başlamış.

O anda ihtiyar kurbağa da, bataklığın dibindeki odayı oğlu ile parmak kıza hazırlamak için uğraşıyor, renkleri sararmış su bitkilerinin yapraklarıyla süpürüyormuş. Amacı, güzel geline layık bir oda hazırlamakmış. İşini bitirdikten sonra çirkin oğluyla beraber küçük kızın yatağını alıp, gelin odasını hazırlamak için işe koyulmuşlar.

Baba kurbağa ve oğlu, parmak kızı almak için yanına gittiklerinde, suya dalıp çıkmışlar. Baba kurbağa; ‘Güzel kız, işte kocan olacak oğlum bu. Bataklığın dibinde size eşsiz bir ev hazırlıyorum.’ demiş.

Çirkin oğlanın ağzından, “Vıraaak, vıraaak” diye sürekli aynı ses çıkıyormuş. Baba ile oğul, kızın yattığı ceviz kabuğundan, zarif yatağı almış, kızın yatağın üzerinde yalnız bırakıp, yüzerek evlerine dönmüşler. Parmak kız, baba kurbağa kadar çirkin bir yaratığın yanında oturacağını, bir de onun oğluna eş olacağını düşündükçe, gözünden seller gibi yaşlar akıyormuş. O sırada derede yüzen kırmızı balıklar, ihtiyar kurbağanın söylediklerini duymuş, Parmak kızı görür görmez o kadar güzel bulmuşlar ki, çirkin bir bataklık kurbağasının bu kadar güzel bir kızı alıp, onu üzmesine gönülleri razı olmamış. Hep beraber, kızı kurtarmak için çalışmaya başlamışlar. Önce, kızın üzerinde oturduğu yaprağın etrafına toplanıp, iyice dişleyerek yaprağı koparmışlar. Böylece serbest kalan yaprak, akıntıya kapılarak çirkin baba oğul kurbağalarının yetişemeyecekleri kadar uzaklara sürüklenmiş.

Parmak kız, bu şekilde yeşil yaprağın üzerinde yol alırken, onu gören kuşlar; ‘Oh! Ne kadar güzel ve nazlı kız!’ diye öterek, hayranlıklarını gizleyemiyorlarmış. Akıntı ile durmadan yol alan parmak kız, çok geçmeden ülkesinin sınırlarını geçmiş. .

Bu yolculuk esnasında, parmak kıza güzel bir beyaz kelebek arkadaşlık etmiş. O da yaprağın üzerine konmuş, yanındaki beyaz kelebekle birlikte üstelik kurbağaların kendisine yetişemeyeceklerinden dolayı parmak kız çok mutluymuş. Sular güneşin gönderdiği ışınlarla saf altınlar gibi parıldıyor, parmak kız bu güzellikleri seyretmeye doyamıyormuş. Daha hızlı yol alabilmek için, kemerinin bir ucunu kelebeğe, bir ucunu da yaprağa bağlamış. Kelebeğin gücüyle şimdi daha hızlı yol alıyorlarmış. Onlar, bu şekilde son hızla yol alırken, oradan geçmekte olan büyükçe bir mayıs böceği, parmak kızı görmüş. Küçük vücudunu ayakları ile sararak, birlikte uçup bir ağaca konmuş. Yeşil yapraklar ise, kelebekle birlikte akıntıya kapılıp gitmiş. Bir anda kendisini küçük vir ağacın üzerinde bulan parmak kız, büyük bir korkuya kapılmış. Fakat onu en fazla üzen, beyaz kelebek olmuş. Çünkü küçük, beyaz kelebeği, kemeri ile yaprağa bağlamıştı. Kelebek bu yüzden, açlıktan ölebilir, sulara boğulabilirdi.

Mayıs böceği ise parmak kızın derdini sormak şöyle dursun, onu ağacın en iri yaprağına oturttuktan sonra, ağaçtaki çiçek suları ile karnını doyurup başının çaresine bakmasını söylemiş. Sonra da parmak kızın gönlünü almak için; ‘Her ne kadar mayıs böcekleri gibi güzel değilsen de, pek çirkin de sayılmazsın.’ demiş.

O ağaçta oturan diğer mayıs böcekleri biraz sonra, parmak kızı görmek için misafirliğe gelmişler. Dişi mayıs böcekleri, parmak kıza yüksekten bakıp küçümseyen bir sesle; ‘Ne kadar gülünç bir yaratık, yalnızca iki bacağı var.’ diyerek gülmeye başlamışlar.

Diğer mayıs böcekleri konuşmayı sürdürmüşler; ‘Ne kadar da cılız öyle, kanatları bile yok.’

Daha başkaları; ‘Ay, ne kadar çirkin, yüzüne bakılır gibi değil.’ demişler.

Hepimiz biliyoruz ki, parmak kız, onların söyledikleri gibi çirkin değil, aksine seyrine doyum olacak kadar güzelmiş. Onu kaçıran ve ilk bakışta güzel bulan mayıs böceği de diğerlerinin söylediklerine inanmaya başlamış. Bu nedenle parmak kızı daha fazla yanında alıkoymak istememiş. Parmak kıza, gönlünün dilediği yere girmekte serbest olduğunu söylemiş.

Mayıs böcekleri, onu alıp bir papatyaya oturtmuşlar. Çok güzel olduğu halde, kendisini çirkin bulan mayıs böceklerine içerleyen parmak kız, ağlamaya başlamış. Parmak kız, o yaz tek başına yaşamış. Açlığını ve susuzluğunun çiçeklerin öz sularını içerek gidermeye çalışmış. Parmak kız, yaz ve sonbahar mevsimlerini böyle geçirmiş. Kış olunca, ona şarkıları eşlik eden kuşlar bile bir bir gitmeye, ağaçlar yapraklarını dökmeye başlamış. Altında barındığı yapraklar bile sararıp kurumuşlar.

Parmak kızın giysileri de zamanla eskiyip lime lime olduğundan, soğuktan etkileniyormuş. Kış mevsimi iyice bastırınca, lapa lapa kar yağmaya başlamış. Her kar tanesi onun ufacık vücudunu bir kürek toprak gibi örtüyormuş. Üşümemek için kuru yapraklara sarınmış ama yapraklar onu battaniye gibi ısıtamadığından tir tir titriyormuş.

Parmak kızın sığındığı ormanın yakınında sürülmüş, büyükçe bir tarla varmış. Tarlanın üzeri samanla örtülüymüş. Parmak kız oraya gidebilmek için, ormanı bir baştan bir başa kat etmek zorundaymış. Tüm gücünü sarf etmiş ve son bir gayretle tarlaya ulaşmış. Samanların altında bir tarla faresinin yuvasını bulmayı başarmış. Tarla faresinin yuvası tıka basa yiyeceklerle dolu, dayalı döşeli yatak odası, mutfağı ve kileri ile çok rahat bir yuvaymış. Farenin de keyfi pek yerindeymiş. Açlıktan ve soğuktan ölmek üzere olan parmak kız, bir lokma yiyecek bulma ümidiyle, evin kapısını bir dilenci gibi çalıp, bir arpa tanesi rica etmiş.

Bu yuvada yaşayan dişi tarla faresi, aslında çok iyi yürekliymiş. Dilenci olmadığını anladığından, parmak kıza; ‘İçeriye gir bakalım, sıcacık bir odam ve pek çok yiyeceğim var. Benimle birlikte karnını doyurursun.’ diyerek onu yuvasına davet etmiş.

Parmak kızı çok beğendiği için ona, kendisine her gün bir masal anlatması şartı ile kışı birlikte geçirmeyi teklif etmiş. Parmak kız, bu teklifi ve şartları memnuniyetle kabul etmiş. Aradan birkaç gün geçtikten sonra tarla faresi, parmak kıza şunları söylemiş;

— Bugün konuğumuz gelecek. Komşum, haftada bir defa gelmeyi adet edinmiştir. Onun hali vakti benden daha iyidir. Evi çok geniş ve salonu mobilyalıdır. Üstelik sırtında siyah kadife kürkü var. Eğer onun yanına gidebilsen çok rahat edersin ama o burnunun ucunu bile göremez. Bildiğin en güzel masalları anlatıp, onu ömür boyu oyalaman gerekecek.

Tarla faresinin komşum dediği köstebekten başkası değilmiş. Parmak kız, böyle birisinin yanında yaşamaya hiç de niyetli değilmiş.

Biraz sonra, sırtında kadife kürkü ile köstebek gelmiş. Tarla faresinin anlattığına bakılırsa, çok zenginmiş. Evi, tarla faresinin yirmi katı kadarmış. Köstebek çiçekleri ve güneşi hiç görmemiş ama yine de seviyormuş.

Parmak kız, evlerine gelen konuğu ağırlamak için şarkı söylemeye başlamış. . Parmak kızın söylediği şarkılar “Uç böceğim uç” ile “Papaz tarlaya gelince” imiş.

Parmak kızın sesini ve şarkılarını çok beğenen köstebek, şefkatle kızın üzerine doğru atılmış fakat parmak kız çok sessiz olduğundan ağzını açıp bir şey söylememiş.

Köstebek, biraz önce kendi evi ile fareninki arasında bir yeraltı koridoru yaparak buraya geldiğini anlatmış. Komşusu fareye ve yabancı kıza isterlerse orada gezinebileceklerini söylemiş ve “Tabii geçitteki bir kuş ölüsüne aldırmazsanız.” diye de eklemiş. Koridordaki kuş öleli aslında çok olmamış. Buraya da, köstebek koridoru kazdığı sıralarda düşmüş gibi duruyormuş.

Köstebek, dişlerinin arasına, karanlıkta parlayan ve etrafa ışık saçarak aydınlatan bir çöp almış ve koridor boyunca hanımlara yol göstermiş. Koridora ölü kuşun yanına yaklaştığında, toprağı burnuyla eşeleyerek ışığın aydınlatabileceği bir delik açmış. İşte o zaman, yerde yatan bir kırlangıç görmüşler. Kanatları yanına düşmüş, başı ve ayakları tüylerinin arasına sokulmuş, zavallıcık herhalde soğuktan ölmüş.

Ormanda etrafında uçuşup cıvıl cıvıl ötüşen kuşlara karşı, gönlünde sonsuz bir sevgi bulunan parmak kız, gördüğü bu manzara karşısında çok üzülmüş. Fakat köstebek, kırlangıcı ayağı ile iterek; ‘Artık ötmüyor. Dünyada kuş doğmak gibi bir felaket var mı? Allah’a çok şükür çocuklarımdan hiçbirinin başına böyle bir dert gelmedi. Varı yoğu ötüşünden ibaret bir kuş tez zamanda yoksulluğa düşer, kış gelince de ölür.’ demiş.

Tarla faresi; ‘Evet, komşucuğum, pek akıllıca konuştunuz. “Kiviit” diye ötmek neye yarar? Ancak yoksulluk içinde ölmek için birebirdir. Gene de öttükleri için tavus kuşu gibi kurulanlar bile var.’ demiş. Parmak kız, bu konuşmalara katılmamış. Ama sırtları kuşa doğru döndüğünde, kırlangıcın başındaki tüyleri kaldırıp bir öpücük kondurmuş. İçinden de; ‘Belki bu da, yaz aylarında benim için neşeli neşeli ötenlerden biridir. Şayet öyleyse ona ne sevinçler, ne mutluluklar borçluyum.’ demiş.

Köstebek, ışığın girmesi için açtığı deliği tıkadıktan sonra, hanımları evlerine kadar uğurlamış fakat gece parmak kız uyuyamamış. Kalkmış, saman çöplerinden bir hasır örmüş ve koridora gidip kırlangıcın üzerine örtmüş. Toprağın soğuğundan koruyabilmek için de ayrıca, farenin evinde bulduğu pamuklarla iyice sarmış; ‘Allah’a ısmarladık, şirin küçük kuşcağız. Ağaçlar yaprakla örtülüyken, güneş bizi ısıtırken, yaz boyunca neşeli şarkılarını dinledim.’ demiş. Sonra da başını kuşun göğsüne dayamış fakat korku ile doğrulması bir olmuş.

Çok heyecanlanan parmak kız, önce ürkmüş. Kendisi, bir başparmak büyüklüğünde olduğundan, kuş yanında dev gibi duruyormuş. Yine de gayretle kırlangıcın iki yanındaki pamukları iyice sarmış, yorgan olarak kullandığı nane yaprağını da getirip kırlangıcın başına koymuş.

Ertesi gece, parmak kız sürünerek kırlangıca bakmaya gitmiş ve onu hayatta bulmuş. Zavallı kırlangıç çok bitkin ve hasta olduğundan, küçük kıza bakmak için gözlerini zorlukla aralayabilmiş.

Koridor çok karanlık olduğu için parmak kız, elinde ışıltılı bir çöp tutmaktaymış.

Hasta kırlangıç; ‘Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, küçüğüm. Beni öyle ısıttın ki, yakında hiçbir eyim kalmayacak. Tamamen iyileştiğim zaman ben de güneşi çok olan ülkelere gideceğim.’ demiş.

Parmak kız, kırlangıcın başını okşamış ve ‘Dışarısı çok soğuk. O kadar çok kar var ki, her taraf buz tutmuş. Sıcacık yatağında yatıp bir an önce iyileşmelisin. Senin için elimden geleni yapacağım, demiş.

Parmak kız bunları söyledikten sonra, çiçek yaprağıyla su getirip kırlangıca içirmiş. Sonra da onun kanadını bir çalıya çarparak nasıl yaralandığını dinlemiş. Bu nedenle kırlangıç, arkadaşları kadar hızlı uçamamış. Sıcak ülkelere doğru zaman kaybetmeden yollarına devam ederlerken o, daha fazla dayanamamış, yorgunluktan ve halsizlikten yere düşmüş. Kendinden geçmiş. Nasıl olup da buralara geldiğini hatırlayamıyormuş.

Zavallı kırlangıç, bütün kış mevsimini orada geçirmiş. Parmak kız, tarla faresi ile köstebeğe sezdirmeden kırlangıca yardım ediyormuş. Çünkü onların, birtakım nedenlerle bu yardımları engellemelerinden korkuyormuş.

Yavaş yavaş güneş toprağı ısıtmaya, ilkbahar tüm güzelliğiyle kendini göstermeye başlamış. Kırlangıç, artık parmak kıza veda etme zamanın geldiğini biliyormuş. Ondan, köstebeğin açıp kapattığı deliği yeniden açmasını istemiş. Sırtına binip, yakındaki ormana gelip gelmeyeceğini sormuş. Oradan ayrılmasının arkadaşı tarla faresini çok üzeceğini bilen parmak kız; ‘Seninle gelebilmeyi çok isterdim, fakat olmaz.’ diye cevap vermiş.

Kırlangıç, güneşli yerlere doğru uçarken; ‘O halde, hoşça kal benim nazlı, küçük çocuğum. Senin yaptıklarını asla unutmayacağım. Allah'a ısmarladık!’ demiş.

Parmak kız, gözleri yaşlarla dolu, kırlangıcın gidişini izliyormuş. Bu ayrılığa nasıl dayanacağını düşünmeye başlamış çünkü kırlangıca yürekten bağlanmış. Kırlangıç son bir defa; “Kiviit! Kiviiit!” diye öterek gözden kaybolmuş.

Parmak kızın derdi, yaz mevsimin gelmesiyle birlikte artmaya başlamış. Güneşe çıkıp ısınması imkânsızlaşmış. Tarla faresinin evinin üzerindeki buğdaylar büyümüş, parmak boyundaki bir kız için, geçilmesi zor bir orman haline gelmiş.

Tarla faresi;

—Artık yaz geldi. O can sıkıcı, kadife kürklü köstebek, mutlaka seninle evlenmek istediğine göre, çeyizini hazırlamalısın. Sonra en güzel çeyizler gerek. Köstebek karısının hemen hemen hiç eksiği olmamalı.

Tarla faresi, bu amaçla dört çıkrık kiralamış. Parmak kız iplik eğiriyor, gece gündüz demeden çalışıyormuş. Durmaksızın kumaş dokusunlar diye gündelikle dört tane örümcek tutmuş. Köstebek, hemen her akşam misafirliğe geldikçe, toprağı ısıtıp, dayanılmaz hale getiren güneşi kötülemekteymiş. Bu yüzden düğün mevsim sonuna kalmış. Düğün günü yaklaştıkça, parmak kız her gün, güneşin doğuşu ve batışında kapıya çıkıp, rüzgârda sallanan buğday başaklarının arasından, gökyüzünün mavisini, doğanın güzelliklerini seyredip, sevgili kırlangıcını düşünüyormuş. Fakat kırlangıç, uzaklara gittiğinden belki hiç dönmeyeceğini düşünerek üzülüyormuş.

Sonbahar yaklaşırken, parmak kızın çeyizi tamamlanmış. İhtiyar fare; ‘Dört hafta sonra düğün yapılacak.’ Demiş fakat parmak kız ağlayarak, çirkin köstebekle evlenmek istemediğini söylemiş.

Fare; ‘Yoo… Yoo… İnatçılık yok, rica ediyorum senden. Yoksa beyaz dişlerimin tadını tadarsın haa… Üstelik böyle yakışıklı bir erkekle evlendiğin için ne mutlu sana. Kürkün böylesi krallarda bile yoktur, mutfağının kileri tıklım tıklım dolu. Karşına böyle kısmet çıktığı için sevinmelisin.’ demiş.

Düğün günü gelip çatmış. Köstebek, . Parmak kız’ı toprağın çok derinliklerindeki evine götürmek üzere gelmiş. Köstebek güneşi sevmediği için, artık o da bir daha güneşin parlak ışıklarının girmeyeceğini düşünüyormuş. Tarla faresinin evinde hiç olmazsa, gidip kapıdan dışarıya bakabiliyormuş.

Parmak kız, küçük kollarını kaldırarak; ‘Allah’a ısmarladık güneş! Allah’a ısmarladık. Senin ışıklarının girmediği bu iç karartıcı yerde yaşamaya mahkûmum artık ben.’ diye seslenmiş.

Tarladaki buğdaylar biçilmiş, yerde yalnızca samanlar kalmış. Bu nedenle, parmak kız farenin evinin önünde birkaç adım ilerlemiş. Kırmızı bir çiçeği elini değdirmiş. Ona dönerek:

- Allah’a ısmarladık. Eğer, benim kırlangıç dostumu görürsen, selamımı söyle, demiş. .

Tam içeriye gireceği anda, başının üzerinde, “ Kiviiit!.. Kiviiit!” diye bir ses duymuş. Başını kaldırıp da baktığında, çok sevdiği kırlangıcını görmüş. Kırlangıç da kızı gördüğü için çok sevinçliymiş. Parmak kız, kırlangıca, köstebekle zorla evlendirileceğini, güneş girmeyen bir yeraltı evinde oturmaya mahkûm olacağını anlatmış. Bunları anlatırken de gözlerinden yağmur gibi yaşlar dökülüyormuş.

Tüm bunları dinleyen kırlangıç:

— Artık kış yaklaşıyor, sıcak ülkelere gitmeye hazırlanıyoruz. Birlikte gelmek ister misin? Seni bir kuşakla sırtıma iyice bağlarım. Birbirimizden hiç ayrılmayız. Uzaklara, çirkin köstebekle güneş girmeyen karanlık evinden çok uzaklara kaçarız. Böylece güneşin her gün görüldüğü, göz kamaştırıcı çiçeklerin açtığı sıcak ülkelere varmak için birlikte dağlar aşarız, gel, ne olursun. Seni bu halde bırakamam. Ben yerde yarı donmuş, baygın yatarken beni ölümden kurtardın, sevgili küçük, benimle gel.

Parmak Kız:

— Seninle elbette gelirim, demiş:

En sağlam tüylerden birine kuşağına bağlamış. Böylece kırlangıçla parmak kız ormanların, denizlerin, karla örtülü dağların üzerinden uçup gitmişler. Böyle rüzgâra ve soğuğa alışkın olmayan Parmak kız, kırlangıcın tüyleri arasına iyice büzülmüş. Yalnızca aşağıdaki seyrine doyum olmaz güzellikleri seyredebilmek amacıyla başını çıkartıyormuş.

Sonra iki dost, sıcak ülkelere gelmişler. Buralar öyle güzel yerlermiş ki, sanki güneşi daha parlak, gökyüzü pırıl pırılmış. Bahçelerde, bağ ve kayalıklarda sarılı, kırmızı güzel asmalar kendiliğinden yetişiyor, ormandaki ağaçlardan limonlar, elmalar sarkıyormuş. Belki de dünyanın en güzel çocukları yollarda, kırlarda bin bir renkli kelebeklerle oynuyorlarmış.

Kırlangıç yol aldıkça, gördüğü bu güzelliklere, yeni güzellikler ekleniyormuş. Etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili, mavi bir gölün ortasında, bembeyaz mermerden bir saray görünmüş. Bu sarayın uzun sütunlarına asmalar sarılmış. İşte bu sütunların tepesinde birçok kırlangıç yuvası varmış. Tabii parmak kızı taşıyan kırlangıcındaki de oradaymış.

Kırlangıç:

— İşte evime geldik. Ama birlikte kalmamız yakışık almaz. Zaten seni ağırlamak durumunda değilim. Sen en güzel çiçeklerden birini seç. Seni orada rahat ettirebilmek için elimden geleni yapmaya çalışacağım, demiş.

Parmak kız ellerini çırparak:

— Çok güzel ne mutlu bana! diye cevap vermiş.

Aşağıda, büyük bir mermer sütun üçe bölünmüş halde, yere uzanıyormuş. Aralarında çok güzel çiçekler varmış. Kırlangıç, parmak kızı yaprakların birisinin üzerine oturtmuş. Bu güzellikler içinde Parmak kız çok mutluymuş.

Yaprağında oturduğu çiçeğin içine baktığında, birden hayretler içinde kalakalmış. Çiçeğin içinde cam gibi pırıl pırıl, bembeyaz ve küçük bir adam oturuyormuş. Adamın boyu bir parmak kadarmış. Omuzlarında parlak kanatları, başında ise altın tacı varmış. Bu görkemli adam, o çiçeğin perisiymiş. Oradaki her çiçek, bir küçük erkekle kadına saray olmuş. Kendisi de tüm bu ulusa hükmediyormuş. Parmak kız, kırlangıcın kulağına eğilerek; ‘Aman, ne güzel.’ demiş.

Koskoca, dev gibi kırlangıcı görünce, çiçekler kralı biraz korkmuş. Fakat yanındaki kıza gözü ilişince, hem korkudan sıyrılmış, hem de çok sevinmiş. Hayatında bu kadar güzel bir kıza ilk kez rastlıyormuş. Önce ismini sormuş. Sonra da başındaki tacı çıkararak, parmak kızın başına koymuş. Ardından da kendisiyle evlenmek istediğini söylemiş. Razı olursa, tüm çiçeklerin kraliçesi olacağını da sözlerine eklemeyi ihmal etmemiş. Karşısına çıkan bu şansın, ne kurbağanın oğluna, ne de siyah kadife kürklü köstebeğe benzediğini düşünen parmak kız, “Evet!” demekte, tereddüt etmemiş. Kral ve kraliçeye armağanlar vermek üzere, her çiçekten erkekli kadınlı seçkin bir kalabalık ortaya çıkmış. Verilen armağanların içinde, omzuna iliştirilen ve çiçekten uçmasına yarayan bir çift kanat kadar hoşuna giden olmamış.

Parmak kız böyle ağırlanıyorken, kırlangıç da yuvasında olabildiğine hüzünlü ötüyormuş çünkü parmak kızı çok sevmiş ve ondan hiçbir zaman ayrılmak istemiyormuş. İşte bu nedenle çok üzgünmüş.

Çiçekler kralı, Parmak Kız’a; ‘Bundan sonra senin adın Parmak Kız olmasın. Senin gibi güzel bir kıza yakışmayan, çirkin bir ad bu, bugünden sonra biz sana Maia diyeceğiz.’ demiş.

Kırlangıç, üzüntü içinde uzaklara doğru uçarken; ‘Allah’a ısmarladık! Allah’a ısmarladık!’ diyormuş.

Kırlangıç, gittiği ülkede, Parmak kızın masalını yazan yazarın penceresinin üstündeki yuvasına yerleşmiş. Yazarda dört gözle onun dönüşünü bekliyormuş. Kırlangıç, “Kiviiit!.. Kiviiit!” diyerek ona olan biteni anlatmış. Yazar, bu serüveni böylece öğrenmiş ve çocuklar okusun diye yazmış.

İLK DEFA OKULA GİDECEK ALİ

AliOkuyucularımızdan gelen çok güzel bir hikaye denemesi, başarılar dileriz.
Ali ilk defa okula gidecekti. Çok heyecanlıydı. Ama daha 2 saat vardı. Bekle bekle zaman geçmek bilmiyordu.  Ali’nin düşündüğü kafasında tek bir şey vardı; oda “acaba ben kimlerle tanışacağım?” dı. Ben biraz uyuyayım da zaman hızlı geçsin dedi kendi kendine. Ama bir türlü uyuyamadı. Heyecandan gözüne uyku girmiyordu. Acaba ben nasıl uyuyabilirim? diye düşündü. Bir  anda “buldum bana birisi masal okuyacak ancak o zaman uyuyabilirim ” dedi. Seslendi “kim bana masal okur acaba” diye. Annesi “ben okurum” dedi Ali’ye.  Ali buna çok sevindi ve annesi aldı eline kitabı okumaya başladı. Bu arada okul zaman gelmişti bile. Ali okula gitmek için saati bile kurmuştu. Ali heyecanla koştu ve  babasını hemen uyandırdı. Babası korka korka uyandı. Ali buna çok güldü birlikte kahvaltı yaptıktan sonra yola çıktılar.
Ali babasıyla beraber okula gelmişti. Hala merak ettiği soru aklındaydı. “Acaba kimlerle tanışacağım?” diye düşünüyordu. Hemen sınıfa koştular. Babası Ali’yi okula bırakıp işe gidecekti ve akşam dönüşte Ali’yi okuldan alacaktı. Ayrılmadan önce Ali ile biraz konuştular. Babası Aliye;

“sakın zorbalık yapma, yani kötü olma, arkadaşlarınla ve öğretmeninle iyi geçin,” dedi.  Ali “tamam” dedi babasına. Ali sınıfa gitmişti yaşamış olduğu o güne kadar olan hayatının en heyecanlı gününü yaşamıştı.  Bir çok arkadaş edinmişti. Çok mutluydu. Hiç bu kadarını beklememişti. Güldüler, şarkılar söylediler,oyunlar oynadılar,eğlendiler, bahçede koştular, çılgınlar gibi bağırdılar ve çok yoruldular. Öğretmenini çok sevmişti. Okulun ilk günü böyle güzel geçti ve eve dönüş saati geldi. Zil çaldı. Aşağı indiğinde babası kapıda Ali’yi bekliyordu. Birlikte kapıdan çıkarken Ali arkasını dönüp okuluna doğru baktı ve derin bir iç çekti ve şöyle düşündü. “Yarın olmasını sabırsızlıkla bekliyorum, Okulun bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.”

27 Ocak 2017 Cuma

                              TİLKİ KURT VE TAVŞAN

Üstü kızıl, altı beyaz ve boyundan uzun seksen santimlik kuyruğuyla tilki, sessiz, ürkek fakat kurnaz adımlarla gecenin karanlığında avlanmaya çıkar.
Kendini bildi bileli hep yalnızdır.
Yalnız avlanır ve yalnız yerdi. Paylaşmak, huyu değildi.
Bundandır ki, bir deri bir kemik kalmıştı. Zaten ömründe karnı da şöyle dilediğince hiç doymamıştı.
“Bu kez şeytanın bacağını kıracağım!” dedi ve yine gecenin siyah karanlığını seçti.
Birkaç dereden geçti, patika yolları fersiz gözleri nedense biraz zor seçti.
Bu arada bir kurt, ininin etrafından süzülerek nefessiz geçti!
Bir ara bir çıtırtı duydu ve ürktü. Baktı ki ses, küçük bir tavşanın yuvasından gelmekteydi. Onu hiç umursamadan geçti.
Nasıl olsa o, o anda onun için hiçbir şeydi.
Planı, projesi büyük, hesabı kuvvetli… Turnayı tam gözünden vuracaktı belli.
Avlarını kaptırmamaktı tek hedefi!
Çitin kapısına kadar geldi, kalbinin atışlarının yavaşlamasını bekledi… Bir müddet sanki cansız bir heykelmiş gibi durdu ve son kontrollerini yaptı:
“Her şey yerli yerinde, aksama gözükmemekte.”
Hani, kendini de çok beğenmişti kendi gözünde.
Gözleri çakmak çakmak, tüyleri diken diken… Bir yerini de sıkmış, sanki çıkacaktı canı bedeninden.
Gece, karanlık gece… Mehtap yok, yıldızlar köşesine çekilmiş; in cin uykuda…
Bizim kızıl ve beyaz karışımı tilki ise müthiş pusuda.
İlginç!
Yalnız değildir tilki, fakat habersiz bu durumdan.
Sarımsı renkteki büyük kafalı, kısa kulaklı, püsküllü kuyruklu, tokluca Kurt da kalkmış uykudan.
Aslında uyku uyanıklık arası bir noktadan.
Sebebini bilmediği bir hisle garip mi garip yollara girmiş, huyu olmamasına rağmen acayip bir tezgâhın içine düşmüş.
Hemen az ötede, hiç görmediği gümüş renkli bir çit. İçinde tanımadığı yaratıklar dizilmiş. Üstelik uykudalar ve çift çift.
“Bu da ne?” diye iç geçirip şöyle sote bir yere geçmiş.
Koca kafalı, kısa kulaklı, fakat zeki mi zeki kurt.
“Unut uykuyu. Unut, bekle ve gör.”
Ve onda da başlar böylece umut!
Bu arada
“Bu da neyin nesi?” der ve arkaya döner boynu.
Bir de ne görsün? Yanına gelmiş kurdun rızkı.
Fakat bir an durdu. Öyle ya, az ötede ise ganimetlerin yurdu!
Beyaz mı beyaz, dişlek dişli ve uzun kulaklı küçücük bir tavşan. Onu da tutmamış uyku.
Ürkek mi ürkek!
Fakat karnı aç; bir şeyler yemesi gerek.
O da dere tepe uz gitmiş, kendini gümüş renkli çitin önünde bulmuş. Oysa her zaman havuç ve marul yürüttüğü yerde, “Şimdi bu da neyin nesi?” diye durmuş ve düşünmüş.
Birazcık da korktu ve çitin yanı başındaki tümseğin dibindeki çukurun ortasında kendine bir yer buldu.
Aslında kurdun tavşandan var haberi… “O nasıl olsa elde bir, kaybetmemeli az ötedeki her şeyi…”
Fakat projenin asıl sahibi tilkidir.
Üstelik hiçbir şeyden yok haberi.
Tabii ki tavşanın da…
Kurt’tan ve tilkiden yok şu anda kederi. Çünkü onun da yok hiçbir şeyden haberi.
Hepsi bekleşmedeler.
Derken, diğerlerinden habersiz tilki,
Operasyonuna başlama emri verir kendine…
Talimatını alınca kendi kendinin, süzülmek için girmek ister gümüş renkli telin içine.
“Şöyle dişlerimle çiti bir kaldırayım.” der ve bembeyaz dişlerini geçiriverir tellerin üstüne…
İşte ne olduysa o anda oldu!
Ortalık birden bire şimşek rengiyle aydınlandı.
Tilkinin gözleri döndü büyük bir fenerin rengine!
Öylece kala kaldı çarpıldığı her neyse, üç beş metre fırladığı biraz önceki gümüş renkli telin gerisinde.
Bir de ziller çalmaz mı?
Köpekler havlar, adamların elinde çifteler; düşerler ne olduğu belirsiz bir şeyin peşine.
Korkudan olduğu yerde çivi kesen tilki, bir de bakar ki yanından yıldırımlar gibi geçer kurt, üstelik soğuk nefesini duydu ense kökünde… Bir de orada kalbi tekledi ayrıca tilkinin.
Sonra, paytak paytak kaçmaya çalışan tavşanı hayretler içinde inceler, birbirine girmiş kaburga kemiklerini yerine getirirken.
Gümüş renkli çitin içinden çıkan çifteli adamlar, “Hadi bulun şu haini!” diye bağırırdılar köpeklerine. Burunlarından soluyorlardı bulup asmak için hırsızın bedenini.
Tilki zaten perişan; yakalandı aniden. Kurt az ileride acıyla kıvranırken kurt kapanının içinde, tavşanı bir an küçük bir heykelcik zannetmişlerdi adamlar. Çünkü tavşan tam başında donuvermişti korkusundan olduğu çukurda.
Sonra ne mi oldu?
Tilki sıskalıktan epeyce kurtuldu, vücudu dolgun ve kuyruğu dimdikti.
Kurdun sarımsı rengi kahverengiye dönüşürken kulakları biraz düşmüş, kafası daha irileşmiş ve eskisinden de heybetliydi şimdi.
Tavşansa ilk hâlinden daha da beyazlaşmış bir şekilde,
Hep beraber süslerler şimdi bekçi kulübesinin baş köşesini.
İçlerine doldurulan, ne olduğunu bilemedikleri ilâçlı otlarla.
Gerçi hâlâ süzerler anlamsız, cam gibi gözleriyle gümüş renkli çitin bu sefer dışını.
Ortada tavşan; ilk kez kulakları dimdik fakat yine de tedbirli. Sağ başta tilki; hesap içinde hesap yapar, “acaba?”
Evet, “Acaba hiç olmazsa tavşanı yiyebilir miyim?”
Sol başta tüm heybetiyle kurt, “Bu tezgâha nasıl düştüm!” diye hayıflanır.
Üçü de birden son bir hamle yapmak isterler, nafile!..
Derken,
Tavşan,
— Sadece bir havuç alacaktım, deyiverdi ortaya.
Zeki kurt birden bire takılıverdi oltaya… Ve tilkiye ver yansın etti:
— Neden çarpıldın çite?.. Senin yüzünden geldik bu hâle! Parlamasaydı gözlerin, çalmayacaktı ziller ve gelmeyecekti elinde çiftelerle adamlar bir de yanındaki itler!
Tavşan, hani korkak ve ürkek tavşan!
İlk o anladı gerçeği, bundan dolayıdır ki;
— Hey kurt kes sesini, yoksa!..
— Ne!.. Bana mı dedin, bedeni dişimin kovuğunda eriyecek olan şey!
Hiddetle burnunun dibindeki tavşana atılmak istedi. İstedi de… Sadece istedi. Gerçi kurt, hâlâ teslim olmamıştı kaderine.
Tilki yavaş yavaş gelince kendine, sonra o da tavşan gibi razı oldu çaresizce kaderine:
— Yalnız, siz nereden çıktınız, planımı bozdunuz ve avıma engel oldunuz… Sizin yüzünüzden düştüm bu hâllere.
Ortadaki sofanın önündeki camın önünde duruyorlardı, hemen altındaki masada adamlar fırında pişmiş tavuk yiyorlardı, ara sıra da havuç ve maruldan yapılmış bol limonlu salatayı çatallarken tilki, kurt ve tavşan; acı acı iç çekerler cansız bedenlerinde yan yana kalmışken.
Vakit geç oldu, karanlık iyice çöktü gümüş renkli çitin hem içine, hem de dışına…
Adamlar kendinden emin çekildiler odalarına, gümüş renkli çite verdiler elektriği tekrar.
Bizim kahramanlara uyku gelmez yine, bu defa sonsuzluğa kadar!
Gecenin hayli geç bir vaktinde tilki, kurda sessizce,
— Şu gelen senin eşin değil mi? diye fısıldarken tavşana da,
— Hey tavşan, şu gelen de senin kardeşin değil mi? diyordu.
Bunlar gelir de herhangi beyaz bir tilki gelmez mi hengâmeye?
Sanki tarih birkaç gün arayla tekerrür mü edermiş?
Etse ne olur?
Raftaki yerleri dar olur.
O zaman bir şekilde haber vermeli gümüş renkli çitin dışındakilere
Yoksa kaderleri kaderimize benzeyecek, hâlleri hâlimize.
Elbirliği ile gönül gönüle verdiler ilk kez,
Lakin sessiz haykırışları da yetmedi bu gidişe…
— Acaba kim dişledi teli? dedi tilki, “Hiç olmazsa tüm rezillik bizde kalmasın.” diye.
Kurt yine hiddetlendi tilkiye,
— Tabiî ki senin cinsindendir!..”
Tavşan ortada hakem,
Cansız kafasını sallayamazsa da ileri ve geriye, tavırlarıyla:
“Bu aptallar hem tilkidir hem de kurttur!” diye hükmünü verdi.
Güneş açtı, gün ışıyınca gümüş renkli çitler de parlayıvermişti.
Az ötede üç azılı düşman, cesetleri yan yana…
Kanıksamış adamlar, hem yer de yok, bıraktılar onları başkalarına.
Bizim kahramanlarsa kâh kavgayla, kâh eski anılarıyla selam durdular sonsuzluğa…
Bu defa
Akıllıca ve özgürce!...

                              KIRMIZI BAŞLIKLI KIZkırmızı başlıklı ile ilgili görsel sonucu

 Çok eski zamanların birinde küçücük bir kız varmış. Küçük kızın annesi ona kırmızı başlıklı bir pelerin almış. Küçük kız bu kırmızı başlıklı pelerini çok ama çok seviyormuş ve üzerinden hiç çıkarmıyormuş. Küçük kızın bu davranışı nedeniyle tüm çevresi ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş. Bir gün annesi ona seslenmiş: “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi giyin de, ona yaptığım şu çöreği götür.” Bunun üzerine Kırmızı Başlıklı Kız üzerini giyinerek eline çöreği almış ve yola koyulmuş.
Annesi küçük kızına “Tavşan Ormanı’ndaki yoldan ayrılma sakın!” diye seslenmiş. Küçük kız da “Ayrılmam anne,” demiş. Kırmızı Başlıklı Kız ormana girip yürümeye başladığında çalılıkların arasından gelen bir ses duymuş. Bu sesin ardından birdenbire yola bir kurt çıkıvermiş. Küçük kız çok ama çok korkmuş. Fakat kurt, küçük kıza hiç de düşmanca bakmıyormuş. “Nereye böyle küçük kız?” diye sormuş kurt.
“Büyükanneme gidiyorum,” demiş Kırmızı Başlıklı Kız. “Tavşan Ormanı’nın sonundaki ilk ev. (Ormanın adını Tavşan Ormanı’ymış). Büyükannem çok hasta. Kurt kıza seslenmiş: “Bak sana ne diyeceğim. Ben hızlıca gidip büyükanneme senin ziyaretine geldiğini söyleyeyim. Sen de yolda çok eğleşmeden hemen gel.” Kurt, hemen oradan ayrılmış, çünkü ormandaki oduncunun onu bulma ihtimali varmış. Eğer kızı hemen orada yemeye çalışırsa oduncunun onu bulmasından korkuyordu.
Kurt büyükannenin evine varmış ve kapıyı çalmış. “Kim o?” diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kurt sesini değiştirerek, “Benim, torunun Kırmızı Başlıklı Kız,” demiş. “Yemen için sana çörek getirdim.” “Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş Büyükanne. Kurt içeri girer girmez bir hamlede büyükanneyi midesine indirmiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükanne’nin kapısını çalmış.
“Kim o?” diye seslenmiş kurt büyükannenin sesini taklit ederek.
“Benim, Kırmızı Başlıklı Kız.”
“Kapı açık güzelim,” diye seslenmiş kurt. “İçeri girebilirsin.”
Kırmızı Başlıklı Kız bir an düşünmüş. ‘Büyükannemin sesi neden böyle değişik acaba?’ diye düşünmüş. Aklına büyükannesinin hasta olduğunu gelince tereddüt etmeden içeri girmiş. Kurt, Büyükanne’nin elbiselerini giymiş bir vaziyette yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri kapatmış.
“Elindekileri oraya bırak da yanıma gel torunum,” demiş kurt.
Kırmızı Başlıklı Kız çöreği masaya koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş.
“Kolların neden bu kadar büyük Büyükanne?”
“Seni daha iyi kucaklamak için!” demiş kurt.
“Kulakların neden büyük, peki?”
“Seni daha iyi duyabilmek için!” demiş kurt.
“Gözlerin neden kocaman, peki?”
“Seni daha iyi görebilmek için,” demiş kurt.
“Dişlerin neden sivri peki?”
“Seni daha iyi yiyebilmek için,” demiş kurt.
Son sözünü söyleyen kurt artık kaybedecek vakit yok diyerek yataktan fırlayarak bir lokmadan Kırmızı Başlıklı Kızı yemiş. Ardından büyükanne ve küçük kızın verdiği doygunlukla yatıp uyumuş. Kurt, çok yorgun olduğu aşırı horluyormuş. Bu sırada evin önünden geçen bir avcı kurdun horlamasını duymuş. Büyükannenin başına kötü bir şey geldiğini düşünerek içeri girmeye karar vermiş. Evin içine girdiğinde kurdu görmüş ve orada nelerin olup bittiğini bir çırpıda anlayıvermiş. “Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye bağırmış avcı ve elindeki baltasını kullanarak kurdun başını kesivermiş. Bunun ardından öncelikle büyükanneyi sonrasında da Kırmızı Başlıklı Kız’ı kurdun karnından sapasağlam çıkarmış. İkisi de gayet sağlıklıymış.
Kırmızı Başlıklı Kız’ın getirdiği çöreği büyükanne bir güzel yemiş. Ardından Kırmızı Başlıklı Kız, büyükannesine kurtların sözüne asla inanmayacağına dair söz vermiş. Daha sonra evin yolunu tutmuş. Ormandaki tüm tavşanların saklandıkları gizli yerlerden ortaya çıktıklarını görmüş. Bu zamandan sonra orman eski neşesine kavuşmuş ve tüm tavşanlar ormanı doldurmuş.

                                                -SON-

26 Ocak 2017 Perşembe

                    EVCİL HAYVAN

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde Yiğit isminde altı yaşında bir çocuk  varmış. Yiğit hayvanları çok severmiş. Yiğit'in 1 köpeği,2 kedisi, 1 tanede ginepig'i olmasını istermiş.Yiğit bu bütün hayvanlarının yemini,suyunu,sütünü verecekmiş. Annesi bu hayvan olayına evet demiş ama sadece bir hayvan alabilirsin demiş. Yiğit de köpek almak istemiş.

Anne:Tamam Yiğit sana bir tane köpek alalım ama yarın çünkü bugün hava yağmurlu.

Yiğit annesine tamam demiş yarın Mehmet Amca'nın petşhop'a gitceklermiş.


BİR GÜN SONRA..

Annesi ile Yiğit sabah erkenden kahvaltılarını yapıp petşhop'a gitmişler. Mehmet Amca Yiğit'i tanıdığı için merhaba dedi yine     
hayvan sevmeye mi geldin dedi.

Yiğit: Hayır bu sefer köpek almak için geldim.
Mehmet Amca: Nasıl bir köpek arıyorsun Golden mı Av köpeğimi.

Yiğit: Hayır ben Sibirya Köpeği arıyorum.
Mehmet Amca üzülerek ama bende Sibirya Köpeği yok ki demiş ve Yiğit ile annesi başka bir hayvan dükkanına gitmiş ama orası çok uzakmış o yüzden internet den sipariş etmişlerdi şipariş iki güne kadar gelmesi gerekmiş ama aradan tam altı gün geçmiş Yiğit'in annesi polisi aramış demiş ki;Polis bey biz internet ten köpek sipariş etmiştik ama gelmedi bir şeyler yapabilirmisiniz.

Polis Bey:Tabiki yaparız biz size on dakikaya kadar geri döneriz.

Yiğit çok üzülmüş köpek hayalleri yok olmuş. Anneside Yiğit'in böyle üzüldüğünü görünce Yiğite komşularından birinin köpeği varmış onların köpekleri gelene kadar komşularının köpekleri ile oynayacakmış. Yiğit o köpeği de çok severmiş onla oynamaya başlamış onla oynayana kadar Yiğit'in köpeğide gelmiş. Yiğit çok sevinmiş komşularının köpeği ile Yiğit'in köpeği arkadaş olmuş.

Yiğit köpeğinin yemini veriyor yürütüyor ve Yiğit ile babası köpeğe bir isim verip kulübe yapmış kulübenin üstünde Şans yazıyormuş köpeğin ismi Şans'mış köpek çok tatlıymış Yiğit'e şans getirsin diye ismini Şans koymuş.







1 Ocak 2017 Pazar

                                        ALMA   ALMA



      Bir gün Nasrettin Hoca elma satıyormuş,
-Alma, alma, diye bağırıyormuş.




Bir adam gelip bir kilo almış, elmalar çürük çıkınca gelip Hoca'ya bağırmış;

-Hocam ne biçim elma satıyorsun, bu elmalar çürük, demiş.

Hoca da ona bağırmış:

- Ben sabahtan beri burada boşuna mı bağırıyorum "Alma,alma!" diye.

31 Aralık 2016 Cumartesi

                           OKUMAYI SEVEN ÇOCUK

Bir varmış bir yokmuş evvel zaman kalbur saman içine bir çocuk varmış bu çocuğun ismi Mert'miş bu çocuk kitap okumayı çok severmiş kitap okumaktan başka hiçbir şey yapmazmış çocuk hiç bilgisayar,telefon,tablet vb. teknolojik aletlere hiç bakmazmış.Uyanır uyanmaz direk kitap okumaya başlarmış bu çocuk anasınıfı ndan beri annesine ,babasına kitap oku dermiş.Mert'in okuyacak bir tane kitabı kalmış annesine demiş ki;

Anneciğim kitap almaya gidebilir miyiz lütfen okuyacak bir tane kitabım kaldı.

Tabii anneside Mert'i kıramamış demiş ki;

 Anne: Tabi ki alırız oğlum.
Mert: Yaşasın teşekkür ederim anneciğim.
Anne:Bir şey değil.

Annesi ile Mert kitapçıya gitmişler. Mert orada arkadaşı Çağan'ı görmüş,Çağan ile konuşmaya başlamışlar.
Mert: Sende mi kitap alacaksın Çağan.
Çağan: Evet, bende kitap alacağım çizgi roman mı alacaksın yoksa klasik mi alacaksın.
Mert: Tabiki klasik ben çizgi roman okumayı hiç sevmem.

Çağan'ın annesi gelmiş ve eve gitmişler. Mert ve annesi hala kitap arıyorlarmış Mert altı tane kitap almış hepside çeşit çeşit güzel kitaplarmış Mert bu kitapların hepsini beş günde bitirmeye çalışmış ve dileği yerine gelmiş beş günde hepsini bitirmiş sonra Mert'in kitabı aklına gelmiş o kitabı da iki günde bitirmiş. Mert'in üç gün sonra doğum günü varmış.


3 Gün Sonra...

Mert'in doğum günü gelip çatmış süslemeler hazır pastalar çörekler hazırmış Mert'e doğum günü hediyesi olarak bir yığın kitap gelmiş.Mert çok sevinmiş...

                                          SON